8 Mart 2010 Pazartesi

yol

insan gidip de dönememeyi kafasına fazla takmazmış gibi geliyor, bilhassa kendi açımdan düşününce. ama dönüp bulamamak? hmmm, işte o can sıkıcı. bunu göze aldıktan sonra, dönüp de bul[a]mamayı kesinleştirdikten sonra koyuldum yola. çünkü bu noktada fark ettim ki; dönüp de "bulduğunuz" giderken bıraktığınız yerde bile olsa, "aradığınızı" bulamadıysanız eğer, ne bulduğunuz çok da büyük anlamlar ifade etmiyor. aradığınızı bulduysanız, bırakmayın, bulduğunuzu da aslında hiç aramamışsanız, altında bir şeyler aramayın. dediğimi yapın, yaptığımı yapmayın. çok netim bugün...

her istanbul yolculuğum gibi bu da rutin ve klişeydi. geride bırakma hissi, hiç bitmeyecek gibi ilerleyen raylar, uyumak istemeyince uzun, uyumak isteyince kısa gelen, nankörlüğümü sunduğum 6 saat, ağırlaşan gözler, huzursuz bacak sendromu... o kadar klişeydi ki, ben de gözlerim kapalı dinledim istanbul'u. en sevdiğim otobüsü beklerken [taksim-kadıköy, 110] güvercinlere, martılara özendim. akm'nin çatısına konar meydan'ı süzerdim, sonra da ritz carlton'ın tepesine sıçardım dedim, o da manzaramın tam tepesine sıçtığı için.
öylesine klişeydim ki, aynı şemsiyenin altında kendi ilişkilerini tartışan bir tiki ve bir gotiği görüp "oha, farklı farklı insan var lan" bile dedim. "aradığımı bulamadım" dediğimde de klişeye girdiğimi söylemişti sevdiğim birileri, tevekkeli değil.
üzerine binip evime gidebileceğim bir güneş gözlüğüm de yok artık, klişelerle idare ediverelim...

hatırasızlaşma konusunda inanılmaz bir ustalığa sahibim artık. son 1 yıldır resmen kırbaç zoruyla çalışan zihnim makine gibi işliyor, söz konusu isteyerek hatırlamamak olduğunda. [ki buna unutmak da denir bazı bazı] teşekkürler, teşekkürler...

şimdiyse üzerindeki koku geçsin diye omzuna ısrarla sigara dumanı üfleyeceğim mavi bir sweatshirt ve afiyetle mideye indireceğim tereyağlı bir kurabiye var hayatımda. çamaşır makinesine tıkmak ya da çöpe atmak daha kolay değil midir aslında? ama fiziksel değişimleri sevmiyoruz, bildiğiniz gibi.

yani en azından ben sevmiyorum.

in the death car, we're alive...