19 Temmuz 2010 Pazartesi

akış

"insan nasıl olur da kahveden hoşlanmaz yahu?" dedi su ısıtıcısının düğmesine bastıktan sonra. "basbayağı!" dedi tepedeki ses, "yani sen elma seviyorsun diye başkalarının da elma sevmesi şart mı?"

sandalyesini düzeltip yerinde şöyle bir doğruldu. masanın üstündeki şövalye figürünün baltasıyla oynadı dalgın dalgın, küçücük baltayı alıp boynuna vurdu, kesermiş gibi. bir yandan da sakallarını sıvazlayıp ne yapacağını düşündü. her kafadan bir ses çıkıyordu, kendi içinden çıkanlarsa iki elin parmaklarından fazlaydı. şizofren değildi muhtemelen, sadece kafası karışıktı.
hayatındaki tüm ikilemler, kararlar, yanlışlar, ayıplar, içki şişeleri, sigara paketleri, buruşmuş kağıtlar ve bir alev dalgası geçti gözünün önünden. yoruldu bu film şeridini izlerken, "önüne bak" dedi içinden bi ses. en tepeden. sinirleniverdi yine, hemen çıkıştı, "pardon, nereye nereye!?! önümü görmeye çalışıyorum zaten!". "sen bize bırak aslanım, biz hallederiz" dedi bir başkası, biraz aşağıdan. "çüüüş!" dedi geri kalanlar, kendilerince nedenlerini sıralamaya başladılar hep bir ağızdan.

en okkalısından bi küfür salladı adam, hepsi sustu. "kendi işini kendin yapacaksın" diye söylenmesiyle arka taraftan bir kıkırtı yükselmesi bir oldu.
"ne var!?" dedi, "komik bi' şey varsa söyle hep beraber gülelim!"
it gibi biliyordu aslında neye gülündüğünü de, yüzüne vurulması canını sıkmıştı işte birden.

"hayır! şu konu hakkında tek bir kararı bile ben veremedim, oturup izledim resmen!" diye isyan ettiği bir an geldi gözünün önüne. "'ne dilediğine dikkat et' derken bu gibi zamanları mı düşünmüşler acaba?" dedi tepedeki. "sırf bunu söyleyebilmek için yaptığına bahse girerim" diye cevapladı, "her zamanki gibi zerre yardımı olmadı bunun. gerçi -bil diye söylüyorum- en büyük hataları yapan hep sen olsan da, güvenim hala sana."

bunu duyan ötekiler köşelerine çekildiler kısık homurtularla.

"tık" diye attı ısıtıcının düğmesi, adam birden gözünü açtı.

"marilyn monroe da güzel kadınmış yahu" dedi kahvesini karıştırırken...