26 Ekim 2010 Salı

hafif

"benim de var ama söylemem" dedi. "dalga geçersin sonra, pis".

çok şaşırmıştım, çook. ne alakası vardı ki?
o gün bu gündür düşünürüm, "ben ne zaman hatıraları, hayatı bu kadar hafife alan, her şeyle dalga geçmeyi beceren biri oldum, ya da ne yaptım da beni böyle bildiler?" diye.

"bu iyi midir kötü müdür?" diye.
"acaba sistem geri yükleme yapabilir miyim?" diye.
"ben hiç de öyle biri değilim desem inanır mı?" diye.

kaç anıyı ıskaladım bu yüzden?

"ben hayatı ciddiye almıyorum." hah! senin ciddiye almadığın şey seni niye ciddiye alsın ki? böyle bi nankörlük olabilir mi?

e git o zaman, ne işin var burda?

18 Ekim 2010 Pazartesi

dikta

insanın başka bi insana onu anlatması, senin ruh halini başkasının açıklaması pek bi garip değil mi? hayır, günlük hayatın içinde hep olanı söylemiyorum. "abi kafan güzel galiba.", "ooo bugün iyisin ya!", "solgun görünüyorsun..." bahsettiğim şey bu değil.


kalkıp sana "senin böyle böyle olduğunu, şunu düşündüğünü ve şunu yaptığını biliyorum" der. çok nettir. sen hiçbir şey anlatamayacak gibisindir ama zaten o ne demek istediğini bilir. anlatamadığını da bilir, niye anlatamadığını da bilir. anlatmak isteyip istemediğini de... bilir. hiç beklemezsin ondan ama bi bilgelik oturuvermiştir üstüne.


basit zannedersin ama neresinden tutsan elinde kalacakmış gibi gelir. hiçbir yerinden tutmam diyecek olursun, konuşturmaz. zaten sen de öylece bırakmayı istemezsin. konuşturmamasını istersin. hoşuna gider. diyemezsin. ama için rahattır, anladığını bildiğin için.


çok garip etkiler algılarını. çok istediğin, çok sevdiğin, hayal ettiğin bi şey elinin tam altındayken hafifçe geçiştirirsin mesela, hem de en zayıf olduğun anda. hoşuna da gider, omuzların dikleşir, ağzın kulaklarına yaklaşır. suyun üzerinde yürümek neymiş, öğrenirsin.


sana seni sabaha dek anlatsa dinlersin. zannettiğinin aksine; sen de kendini biliyorsan, hiç sıkılmazsın. severek izlediğin bi filmin dvd'sini almak gibidir. örnek post-modern ama duygu aynı.


bazı şeylerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu görürsün. koparmak istediğini anlarsın. bazılarını koparırsın hatta. hoş bi his, bi tatmin duygusu verir. serttir, hoşuna gider. dişlerini gıcırdatırsın, tırnakların avcunu kanatır. asfaltı yırtabilirmişsin sanki.


yorar.


siz hiç oluruna, akışına bıraktınız mı dostlar? bırakamazdım; bıraktım.

4 Ekim 2010 Pazartesi

kürek

güneş olanca yakıcılığıyla tepedeydi ama donarak ölecekmiş gibi üşüdü. elindeki şişeyi yudumladı, hoşuna gitti midesindeki yanma hissi. yanmak, yakmak... oldu olası ateşi, sıcağı çok sevmişti. büyük ironiydi yanarak ölmekten deli gibi korkan biri için.

şöyle bir göz attı elindeki buruşumuş haritaya. kuzey dışında her şeyi gösteren pusulasına baktı sonra. kafasını kaldırdı; sağa döndü, sola döndü. birden çöküverdi ağacının altına. "kayboldum" diye itiraf etti kendi kendine. "kayboldum."

sonra peşine düştüğü şeyi düşündü. daha doğrusu düşünemedi. kayboluşunun sebebi buydu, bilmiyordu neyi aradığını. "neyi bulacaksın ki?" dedi kendi kendine. "yıpranmış bir haritayla? kendi ekseninde durmaksızın dönen pusulanla? elinden düşmeyen küreğinle? içtikçe dolan şişenle?"

"neden burdayım?" diye sormaktan vazgeçmişti zaten. dönüşü, affı, telafisi, açıklaması olmayan şeyler yapmıştı. bir değil, iki değil. bu yüzdendi işte. sevdiği şarkıları mırıldandı aklında kaldığı kadarıyla. eşlik edecek birilerini aradı ama çok uzaktaydılar.

sonra yargılayabilecek herkes karşısındaymış gibi utanıverdi birden. kıpkırmızı oldu. hep haklı görürdü kendini ama o kadar haksız hissetti ki kendini. "kime göre haksız ya?" derdi "normal"de. "ama" dedi, "kendine göre de haksızsan, ölesiye çelişiyorsan soramazsın bunu. hakkın yok."

sigara izmaritlerinden yarattığı küçük dağa tırmandı. efendi efendi ağladı o güzel insanın gitarı gibi. hep olmak istediği yerdeydi ama nankörce gitmek istediğini haykırdı dağın tepesinden. "niye bu kadar acımazsızsınız ki hatasından dönenlere?"

"dönebilseydin keşke" dedi yankısı. ilk kez söyleyecek bir şeyi yoktu.

koştu, koştu ilk kez karaya vurduğu yere doğu. utancını gömdüğü yeri kazmaya başladı küreğiyle. gökten 3 tane günah düştü. kimse görmeden sıkıştırıverdi cebine. ağacına yaslandı. gözleri uykuya daldı bilincinin yirmi bin fersah altına doğru.