4 Ekim 2010 Pazartesi

kürek

güneş olanca yakıcılığıyla tepedeydi ama donarak ölecekmiş gibi üşüdü. elindeki şişeyi yudumladı, hoşuna gitti midesindeki yanma hissi. yanmak, yakmak... oldu olası ateşi, sıcağı çok sevmişti. büyük ironiydi yanarak ölmekten deli gibi korkan biri için.

şöyle bir göz attı elindeki buruşumuş haritaya. kuzey dışında her şeyi gösteren pusulasına baktı sonra. kafasını kaldırdı; sağa döndü, sola döndü. birden çöküverdi ağacının altına. "kayboldum" diye itiraf etti kendi kendine. "kayboldum."

sonra peşine düştüğü şeyi düşündü. daha doğrusu düşünemedi. kayboluşunun sebebi buydu, bilmiyordu neyi aradığını. "neyi bulacaksın ki?" dedi kendi kendine. "yıpranmış bir haritayla? kendi ekseninde durmaksızın dönen pusulanla? elinden düşmeyen küreğinle? içtikçe dolan şişenle?"

"neden burdayım?" diye sormaktan vazgeçmişti zaten. dönüşü, affı, telafisi, açıklaması olmayan şeyler yapmıştı. bir değil, iki değil. bu yüzdendi işte. sevdiği şarkıları mırıldandı aklında kaldığı kadarıyla. eşlik edecek birilerini aradı ama çok uzaktaydılar.

sonra yargılayabilecek herkes karşısındaymış gibi utanıverdi birden. kıpkırmızı oldu. hep haklı görürdü kendini ama o kadar haksız hissetti ki kendini. "kime göre haksız ya?" derdi "normal"de. "ama" dedi, "kendine göre de haksızsan, ölesiye çelişiyorsan soramazsın bunu. hakkın yok."

sigara izmaritlerinden yarattığı küçük dağa tırmandı. efendi efendi ağladı o güzel insanın gitarı gibi. hep olmak istediği yerdeydi ama nankörce gitmek istediğini haykırdı dağın tepesinden. "niye bu kadar acımazsızsınız ki hatasından dönenlere?"

"dönebilseydin keşke" dedi yankısı. ilk kez söyleyecek bir şeyi yoktu.

koştu, koştu ilk kez karaya vurduğu yere doğu. utancını gömdüğü yeri kazmaya başladı küreğiyle. gökten 3 tane günah düştü. kimse görmeden sıkıştırıverdi cebine. ağacına yaslandı. gözleri uykuya daldı bilincinin yirmi bin fersah altına doğru.