20 Şubat 2012 Pazartesi

seni beklerken

canım bir sıkıldı ki sorma yavrum. yıllar var ki geçmediğim yolları tek başıma arşınlayıp, amaçsızca seni aradım bugün. sigaramı, çakmağımı, cüzdanımı, kulaklığımı yokladım. sonra yürüdüm yürüdüm... ayaklarım ağrıyana kadar.

buralarda sana her şey normal. [aslında sen, ben, aşağıdaki deniz.. hiçbirimiz normal değiliz, bildiğimiz üzere. ama ben seni bilirim. çaktırmadın, çaktırmazsın.]

çok sızlandım, kızdım, sövdüm. "bu muydu", "bu muyum" dedim kendi kendime. sonra aniden cevapladım. bu. buyum.

neyse, denizi izledim biraz. [deniz görünce neden böyle olurum ki ben?]
karşı kıyıyı göremeyeceğim kadar büyüktü, alışkın değilim ben buna. [ne hissettiğimi de anlayamadım ki. daha küçük? daha büyük? peki sen ne hissederdin burdayken? istemez miydin bu soruyu benimle beraber sormayı? ben o cevabı sana sakladığım için mi bulamıyorum?]

ait olmadığım sokaklarda yürümeye devam ettim sonra. bir sandalye çekip oturdum. "bi orta kahve." diye cevapladım garsonu. çantamı açıp kitabımı çıkardım. rastgele bir sayfayı açıverdim. ["bulutu gördün mü yine denizle baş başayım"] kahve gelene kadar iki sigara yaktım. [deniz kokusu kitabın sayfalarından mı selam veriyor yoksa hemen yakınımdan mı?]

neyse, kahve geldi. gözüm sokağın başındaki kadına daldı şimdi de. [sen misin?] gözlerim seni bile ayırt edemeyecek kadar miyop. [sen olsan ne fark edecek ki?] aklım da gözlerim kadar miyopmuş aslında, başka bir ses böyle söyledi. hepsini alt alta getirip şöyle bir baktım da, ı-ıh. [çok eskinin hesapları bunlar yavrum. yeni değil. 'çözdüm!' dediğinde yeni bilinmeyenlerin eklendiği türden.]

arka masadaki amcalara ne demeli? [eskiye özlemleri klişe mi? lafa karışsam mı acaba? neyse kalktılar.]
kahvenin ortalarında ikinci sigarayı yaktım. az önce senin olduğun yerde başka bir amca beliriverdi. elinde büyükçe bir torbayla yavaş yavaş bana doğru yürüdü. [poşetteki kutular da ne ola ki?] karşımdaki masaya oturdu, yüzü bana dönük. adamı inceledim biraz gizliden biraz açıktan hiç bilemeyeceğim hikayesini yazdım kafamdan. [iki çocuğu var biri evli, iki de torunu var. memur emeklisi bence. buranın da müdavimi, iki günde bir uğruyor.] garsonla selamlaştı amca. ayaküstü muhabbet etti. [eh, en azından bir parça tutturduk.] çay söyledi. [daha demlenmemiş, biraz beklemesi lazımmış]. bana baktı. poşetten gazetesini çıkardı. gözlüğünü taktı. orta sayfalardan okumaya başladı. [oraya kadarını otobüste okumuştu herhalde.] sonra sıkıldı galiba. etrafa baktı. gözü yine bana takıldı. [amcanın canı muhabbet etmek istiyor, belli.] garson çayını getirdiğinde spor haberlerine geçmişti. okuduğu habere bakıp "düşürsünler şunları artık" dedi garson. "o kadar kolay değil." dedi amca. "aslında kolay ama..." diyip cümlemi tamamladım. bana bakıp güldüler. "sen hangi takımlısın delikanlı?" [ilerletelim muhabbeti amca!]

karşısındaki sandalyeyi gösterdi. "birini beklemiyorsan gel buraya otur." [hadi bakalım.] "bekliyorum ama gelmez." dedim otururken. aklımı okur gibi baktı bana amca, gülümsedi sonra.
"nerelisin?"

samimi söylüyorum yavrum, o ana kadar aklıma hiç böyle bir yalan gelmemişti.
"adana'da doğdum, istanbul'da büyüdüm, eskişehir'de okuyorum." [ne adanası lan?]
"istanbul'a mı taşındınız?" [dürtme beni şeytan! dürtme!]
"şey, tam sayılmaz."
"nasıl yani?"
"benim babam ben doğmadan 5-6 ay önce ölmüş. mevsimlik işçilermiş annemle babam. annem de pamuk tarlasında çalışırken doğurmuş beni. sonra o da oracıkta sizlere ömür" [oha!]
"vah yavrum! patavatsızlık ettim kusura bakma."
"estağfurullah amcacım."
"sorması ayıp sen nasıl büyüdün?"
"[yedin bi bok, devam et bakalım] beni çocuk eserigeme'ye yerleştirmişler. evlat edinen de çıkmamış. 9 yaşındayken yurt müdiresi darüşşafaka'nın sınavlarına yolladı. kazandım. sonra orda okumaya başladım."
"şimdi üniversitede misin?"
"[bari burayı uydurmayayım] evet amcacım, eskişehir anadolu'da okuyorum. iletişim bilimleri'nde. reklamcılık, son sınıf."
"maşşallah yavrum. demek ki hamurunda mayanda varmış. [hamuruma tüküreyim.] bak o kadar zorluğa rağmen okumuşsun. hatta mezun olacaksın nerdeyse."

çok utandım sonra. [ulan nerden esti birdenbire be!] yalandan telefonuma baktım. senden mesaj gelmiş gibi yapıp, okudum.

"amcacım, ben müsaadeni isteyeyim artık."
"müsaade senin çocuğum. tanıştığıma çok sevindim."
"ben de. kendinize iyi bakın."

utandığımdan olacak ki, hızlı hızlı çıktım sokaktan. bi taraftan güldüm, bi taraftan kızdım kendime. hoşuma da gitti aslında. sana anlatsam yavrum, çok gülerdik, eminim.

yine denize doğru indim. oturdum, telefonumu karştırdım, sağa sola baktım. el falıma bakmaya çalışan falcıyı savuşturdum. yine sıkıldım. [bence burdan geçmezsin zaten.]

caddeye yürüdüm bu sefer. 3-5 sokak gezdikten sonra yolunu gözleyebileceğim bi yere oturdum. bu kez çay söyledim. sigaramı yaktım.

etrafıma baktım yine. kimse yoktu. mekan da bomboştu zaten. garson çayımı getirdi. [mekanın sahibi galiba.] kitabıma şöyle bir baktı.
"ben de çok severim sait faik'i."
artık inanır mısın bilmiyorum ama bu da aniden oldu. yeminle söylüyorum.
"ben adalı edebiyatçılara bayılırım. sait faik olsun, hüseyin rahmi olsun ne bileyim... denizde doğduğum için herhalde." [n'apıyorum yahu?!]
"nasıl yani?"
"annem bana 7 aylık hamileyken, şöyle güzel bir mayıs günü, babamla birlikte büyükada'ya gitmeye karar vermiş. üsküdar açıklarında sancısı tutmuş annemin. geçmek de bilmemiş. şansıma, iki tane doktor varmış vapurda. onlar annemi muayene edip, kaptana en yakın limana yanaşması için haber vermişler."
"eee?"
"vermişler ama vapur yanaşsa bile annem artık kalkıp yürüyebilecek durumda değilmiş. derken ben de biraz sıkılmışım galiba. o hali gören babam şoka girmiş hatta, doktor tokat atmış kendine gelsin diye. neyse, doktorlar yolcu salonunu boşaltmışlar hemen. vapur haydarpaşa'ya yanaşırken de ben doğmuşum. ambulans çağırıp zeynep kamil'e götürmüşler bizi. [ulan zeynep kamil var mıydı ki o zaman? numune hastanesi deseydim bari.] böyle yani. denizin çocuğu sayılırım ben!" [yuh.]
"vay anasını. annene bi şey olmamış di mi?"
"yok yok, zaten hemen hastaneye yetiştirmişler. sadece ben biraz zayıfmışım ama çok çabuk toplamışım kendimi."
"çok enteresanmış." diyip gülümsedi. içeri gitti sonra. galiba kasiyere de anlattı hikayeyi. yüzünde şaşkın bi gülümseme gördüm çünkü hesabı öderken. [nerdesin güzelim, nerdesin?]

eh be yavrum, yine kınayacaksın beni. ne olurdu zamanında gelseydin? bekletmeseydin beni bu kadar, söyletmeseydin bu kadar yalanı... seni beklemekten, seni istemekten, seni ummaktan, seni aramaktan oldu bunlar.

eğer okursan bunları, aramak istersen beni, orada olacağım. bakkala, çaycıya, sahafa, çöpçüye küçük yalanlar söyleyeceğim. denize ufak taşlar atıp sigara içeceğim.

isteyen istediğini söylesin
yine anlamayacağım
bu büyük denizin havasının
bana hiç yaramadığını.

27 Aralık 2011 Salı

yama

beni iyi tanırsın yavrum, paylaşmayı severim, en az yavrum demeyi sevdiğim kadar. ama takdir edersin ki, bazen kendine saklamalı insan. suçlama beni. ya da suçla. üstü kapalı konuş, intikam al benden, yüzünü düşürerek bak bana! ya da yapma.

bir acayip olduğumun sen de farkındasın bu aralar. paylaşmadığım için kızgınsın belki de. neyi paylaşmadığımın farkında olduğun için, ben bile kendime senin kadar kızamadığım için.

çok derinlerde kendine kızgınsın. kalıbımı basıyorum! bu yüzden ağzımın üstüne okkalı bi yumruk da ekleştirmek isterdin, günlük hayatın elimizi kolumuzu bağlayan kuralları olmasaydı eğer. tam gerildiğin an iğneyi batırmak aklına geldi. iğneyi bana batırdın, sana çuvaldız kaldı. normalde tam tersi olmalıydı değil mi? ben de aynı tuzağa düştüm yavrum. bir değil, iki değil üstelik. sonra acını örtmek için gülümsedin. içinden konuştun, söylediğin hiçbir şey sansürden nasibini almamıştı. yaktı resmen.

kulaklarım çınladı, oradan biliyorum.

beni iyi tanırsın yavrum, konuşmayı çok severim. damarlara basmak, bunu yaparken kafa karıştırmaksa en sevdiğim. ama takdir edersin ki, kelime oyunları bir yerden sonra yormaya başlar. acaba kaçıncı kez oynadım senin için kelimelerle? ilk değil, bildiğini biliyorum.
peki söyle bana, ciddiyim, söyle; son mu olsun?

11 Mayıs 2011 Çarşamba

sarı denizaltı

galiba lise 2'deydim. ders de sosyoloji veya felsefe'ydi. o yılın ilk dersi olduğunu da hatırlıyorum, hoca neler işleyeceğimize dair ufak ufak özet geçiyordu çünkü.
o günden, o dersten aklımda kalan çok az şey var ama şu cümleyi hep hatırlıyorum; "çocuklar biz bu derste, yeri gelecek komünizimden, marksizmden bile bahsedeceğiz."
"vay arkadaş..." dedim [içimden]. komünizmden konuşma düşüncesine değil tabii. "düşüncelerden bahsetmek ne zamandan beri 'bile' kullanmayı gerektirecek kadar uç noktada bir şey sayılıyor buralarda? ve niye? hala konuşmanın, düşünmenin bile suç olduğu zamanlarda mıyız?"

sonra bi tren yolculuğumuz vardı [kunil hatırlar bunu];
ben: "elimizdeki parayı eşit paylaşsak mesela?"
dünya rekortmeni: "e iyi de o zaman komünizm olur oğlum."
zzzzt zzzzt [telefon titreşir, kısa mesaj]: "şuna 50 lira ver de sussun, uyutmadı göt herif vıdı vıdı. kunil."
pardon.

bunları komünist ya da marksist olduğumdan yazmıyorum [ki marx bizi gördüğü yerde adının sonuna -izm eklediğimiz için ensemize birer tane patlatacak.] takıldığım nokta bunların tabu olması. madem bunlar var, o zaman ben de "çocuklar bu derste yeri gelecek milliyetçilikten, faşizmden, ötekileştirmeden bile bahsedeceğiz"i istiyorum! ama olmasın, çelişirim.

"geçen gün baktım meydanda o biçimler toplanmış eylem yapıyor. haaah dedim, bi siz eksiktiniz. ulan ne hale geldi bu memleket yahu!" [buradan sonrası "sallandıracaksın", "eskiden olsa", "bak bi daha yapıyorlar mı", "hastalıklı" gibi kelimeler içeren bir sürü konuşma dolu. uzun bir taksi yolculuğundan kalma.]
azınlıksan susacaksın yani. yoksa içinde "bile" geçen cümlelerin öznesi olursun, en iyi ihtimalle. daha kötü ihtimallerde edilgen olursun. gündeme göre 3. ya da 1. sayfadan.

neyse...
bazen tartışma hakkınız bile olmaz. -afedersiniz- kıçının kılları pişmaniyeye dönmüş sonradan gurmeler, sözde entelektüeller hayattan nasıl tat alacağınıza dair size ahkam keser, boş yaşadığınıza dair iddialarda bulunur, cümleye "bizim zamanımızda" diye girer, gençliğini anlatır ama iki rekat zevki size çok görürler, sırf egoları az daha şişsin diye. e hani nerde "i know what it is to be young but you don't know what it is to be old" hadisesi? cümlenin ilk kısmından emin misin dayı? o lüks siyah arabanın torpido gözüne mi kilitledin 68 ruhunu? yaşlılık buysa madem but'tan sonrasına şükredelim biz. topumuzu kesen amca mı olmak zorunda herkes?


bi' de ben bahar gelir zannediyordum, bu yağmur ne? üstüne üstlük ayakkabılarım da su çekiyor. ama gerekli olan buysa, hasta olmak pahasına yağmurla yürürmüşüm gibi hissediyorum. kafa karıştırmak güzel şey. doğum günümde de yağ! facebook'taki "asit yağmuruymuş!" geyiklerine rağmen.

bekle geliyorum. az kaldı.
sevgiler...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

tutturmak

insan gözünün önündekini göremeyebiliyor bazen. dikkatsizliğiyle meşhur ben, bunun en net örneğiyimdir herhalde. [bu yüzden o 'bazen' biraz hafif kalır bana]
dün kendi kendime gözümün önündekini birden görebilmişken, ertesinde neler olabileceğini hiç düşünmemiştim aslında.


insan dostlarıyla var. bilincinin fersahlarca altına inebilenleriyle. hatasını fark ettirebilenleriyle.
o sokağın aslında çıkmaz olmadığını gösteren ikiliye teşekkür için yazıyorum. ekleyebileceğimiz onlarca kelime var ama söz, öz olsun şimdilik.
varsınız, varım. sevgiler.

18 Kasım 2010 Perşembe

demirci

"neyse abi, baktım olmayacak, eskişehir'e geri döndüm. sonra da aramadım."
"ahhahah ama sen başını kuma gömmüşsün tolgacığım."

eeeee?!? ne var yani?
ne zamandan beri bazı şeyleri çözmeye giden yola girmemek, kaçınmak, ertelemek bu kadar garipsenir oldu? hayatlarımız bu kadar mı mükemmel, hiç mi yer yok iyi ya da kötü sona erememişlere, çözülmemişlere üzerinde konuşulmamış, iredelenmemiş, tahlil edilmemişlere?

evet, kafamı kuma gömdüm. evet bu konuyu çözmek istemiyorum. ve evet beni rahatsız da ediyor.
ama sadece beni. kendi sorunlarımızın üstesinden gelebilmişiz gibi, sorunu çözmekten kaçınanlara tahammülümüz sıfır. kendi sorunlarımızdan da büyük oluveriyor birden, çözdürmemiz lazım!!


sonra insanların mitleri ne kadar kolay yaratabildiğini gördüm. yani en azından bi önceki halkasını neden bağladığını unuttuğu bi düşünce zinciri kurabilenler için. ben de yaratırım, sen de inanırsın. veya yaratmam, işim mi yok?

"neyse abi, baktım olmayacak, eskişehir'e geri döndüm."

7 Kasım 2010 Pazar

size de çıkabilir!

bi şey söylüyordum ben abi, nerde kalmıştık? ha "böyle iyi" diyordum di mi en son?

yahu bu en sevdiğim şeydir, araya laf girip de anlattığım şey yarım kalınca karşımdakinin "şöyle diyordun" demesi. çok samimiyim, benim için 'seni seviyorum', 'en son şurda kalmıştın' cümlesinin yanında halt etmiştir. anlattıklarım çok mu önemli sanki? yoo, aynı tas aynı hamam. öznesi aynı, ögeleri farklı...

neyse kafa şişirmeyeyim; evet evet, doldur. teşekkür ederim.

yoldaydık işte; inanır mısın aynı şarkı, aynı gülümseme, aynı cadde, aynı tramvay, aynı pislik. işte tam ters olanı en civcivli noktaydı ki "sen iyi misin, n'oldu?" sorusunun cevabı bu.

bi ara kazı kazancı geldi yanıma. yine almadım. evvelden hastalık gibiydi bu bende, cebimdeki son parayı yatırdığımı bilirim. yok amca dedim; göğsünde de ledli bi zımbırtı vardı, adı yazıyordu galiba da okuyamadım.

sonra işte otobüs gelmek bilmedi. demin geçene binsem iyiydi ama o da balık istifti resmen. bacaklarım ağrıyor, oturmam lazım artık.

neyse, ayağımın altında bi şey var. eğilip baktım, kazı kazan! hem de kazınmamış!
montuma sarmaladım kendimi şöyle bir, fermuarını boğazıma kadar çektim, düğmelerini ilikledim. yürümeye başladım eve doğru. milim milim kazıdım kartı yoldayken. ellerim titremeye başladı, dilim tutuldu, soğuk terler boşandı sırtımdan, gözlerim faltaşı gibi oldu.

hemen dedim, hemen cebine koy şunu. cüzdanına koy. eve git, en sevdiğin kitabının arasına koy. çerçevelet, duvarına as. hiçbir sayı diğeriyle aynı değil ama senin büyük ikramiyen bu dedim!

sonra bir rüzgar elimden uçuruvermesin mi, hem de sımsıkı tuttuğum halde! aynı o filmlerdeki gibi havada süzülmeye başladı kart... yakalayabilmek ne mümkün, bi de ben yani! ben! çok istedim arkasından koşmayı, düştüğü yerden almayı, cebime atıp her fırsatta "orda mı?" diye elimle yoklamayı. daha ben bunları düşünürken kayboldu gözden. sağa sola sordum; porsuk'a düştü dediler. akışına bırakayım bari dedim.

senden bana son kalan, bir küçük resim şimdi.