18 Kasım 2010 Perşembe

demirci

"neyse abi, baktım olmayacak, eskişehir'e geri döndüm. sonra da aramadım."
"ahhahah ama sen başını kuma gömmüşsün tolgacığım."

eeeee?!? ne var yani?
ne zamandan beri bazı şeyleri çözmeye giden yola girmemek, kaçınmak, ertelemek bu kadar garipsenir oldu? hayatlarımız bu kadar mı mükemmel, hiç mi yer yok iyi ya da kötü sona erememişlere, çözülmemişlere üzerinde konuşulmamış, iredelenmemiş, tahlil edilmemişlere?

evet, kafamı kuma gömdüm. evet bu konuyu çözmek istemiyorum. ve evet beni rahatsız da ediyor.
ama sadece beni. kendi sorunlarımızın üstesinden gelebilmişiz gibi, sorunu çözmekten kaçınanlara tahammülümüz sıfır. kendi sorunlarımızdan da büyük oluveriyor birden, çözdürmemiz lazım!!


sonra insanların mitleri ne kadar kolay yaratabildiğini gördüm. yani en azından bi önceki halkasını neden bağladığını unuttuğu bi düşünce zinciri kurabilenler için. ben de yaratırım, sen de inanırsın. veya yaratmam, işim mi yok?

"neyse abi, baktım olmayacak, eskişehir'e geri döndüm."

7 Kasım 2010 Pazar

size de çıkabilir!

bi şey söylüyordum ben abi, nerde kalmıştık? ha "böyle iyi" diyordum di mi en son?

yahu bu en sevdiğim şeydir, araya laf girip de anlattığım şey yarım kalınca karşımdakinin "şöyle diyordun" demesi. çok samimiyim, benim için 'seni seviyorum', 'en son şurda kalmıştın' cümlesinin yanında halt etmiştir. anlattıklarım çok mu önemli sanki? yoo, aynı tas aynı hamam. öznesi aynı, ögeleri farklı...

neyse kafa şişirmeyeyim; evet evet, doldur. teşekkür ederim.

yoldaydık işte; inanır mısın aynı şarkı, aynı gülümseme, aynı cadde, aynı tramvay, aynı pislik. işte tam ters olanı en civcivli noktaydı ki "sen iyi misin, n'oldu?" sorusunun cevabı bu.

bi ara kazı kazancı geldi yanıma. yine almadım. evvelden hastalık gibiydi bu bende, cebimdeki son parayı yatırdığımı bilirim. yok amca dedim; göğsünde de ledli bi zımbırtı vardı, adı yazıyordu galiba da okuyamadım.

sonra işte otobüs gelmek bilmedi. demin geçene binsem iyiydi ama o da balık istifti resmen. bacaklarım ağrıyor, oturmam lazım artık.

neyse, ayağımın altında bi şey var. eğilip baktım, kazı kazan! hem de kazınmamış!
montuma sarmaladım kendimi şöyle bir, fermuarını boğazıma kadar çektim, düğmelerini ilikledim. yürümeye başladım eve doğru. milim milim kazıdım kartı yoldayken. ellerim titremeye başladı, dilim tutuldu, soğuk terler boşandı sırtımdan, gözlerim faltaşı gibi oldu.

hemen dedim, hemen cebine koy şunu. cüzdanına koy. eve git, en sevdiğin kitabının arasına koy. çerçevelet, duvarına as. hiçbir sayı diğeriyle aynı değil ama senin büyük ikramiyen bu dedim!

sonra bir rüzgar elimden uçuruvermesin mi, hem de sımsıkı tuttuğum halde! aynı o filmlerdeki gibi havada süzülmeye başladı kart... yakalayabilmek ne mümkün, bi de ben yani! ben! çok istedim arkasından koşmayı, düştüğü yerden almayı, cebime atıp her fırsatta "orda mı?" diye elimle yoklamayı. daha ben bunları düşünürken kayboldu gözden. sağa sola sordum; porsuk'a düştü dediler. akışına bırakayım bari dedim.

senden bana son kalan, bir küçük resim şimdi.

26 Ekim 2010 Salı

hafif

"benim de var ama söylemem" dedi. "dalga geçersin sonra, pis".

çok şaşırmıştım, çook. ne alakası vardı ki?
o gün bu gündür düşünürüm, "ben ne zaman hatıraları, hayatı bu kadar hafife alan, her şeyle dalga geçmeyi beceren biri oldum, ya da ne yaptım da beni böyle bildiler?" diye.

"bu iyi midir kötü müdür?" diye.
"acaba sistem geri yükleme yapabilir miyim?" diye.
"ben hiç de öyle biri değilim desem inanır mı?" diye.

kaç anıyı ıskaladım bu yüzden?

"ben hayatı ciddiye almıyorum." hah! senin ciddiye almadığın şey seni niye ciddiye alsın ki? böyle bi nankörlük olabilir mi?

e git o zaman, ne işin var burda?

18 Ekim 2010 Pazartesi

dikta

insanın başka bi insana onu anlatması, senin ruh halini başkasının açıklaması pek bi garip değil mi? hayır, günlük hayatın içinde hep olanı söylemiyorum. "abi kafan güzel galiba.", "ooo bugün iyisin ya!", "solgun görünüyorsun..." bahsettiğim şey bu değil.


kalkıp sana "senin böyle böyle olduğunu, şunu düşündüğünü ve şunu yaptığını biliyorum" der. çok nettir. sen hiçbir şey anlatamayacak gibisindir ama zaten o ne demek istediğini bilir. anlatamadığını da bilir, niye anlatamadığını da bilir. anlatmak isteyip istemediğini de... bilir. hiç beklemezsin ondan ama bi bilgelik oturuvermiştir üstüne.


basit zannedersin ama neresinden tutsan elinde kalacakmış gibi gelir. hiçbir yerinden tutmam diyecek olursun, konuşturmaz. zaten sen de öylece bırakmayı istemezsin. konuşturmamasını istersin. hoşuna gider. diyemezsin. ama için rahattır, anladığını bildiğin için.


çok garip etkiler algılarını. çok istediğin, çok sevdiğin, hayal ettiğin bi şey elinin tam altındayken hafifçe geçiştirirsin mesela, hem de en zayıf olduğun anda. hoşuna da gider, omuzların dikleşir, ağzın kulaklarına yaklaşır. suyun üzerinde yürümek neymiş, öğrenirsin.


sana seni sabaha dek anlatsa dinlersin. zannettiğinin aksine; sen de kendini biliyorsan, hiç sıkılmazsın. severek izlediğin bi filmin dvd'sini almak gibidir. örnek post-modern ama duygu aynı.


bazı şeylerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu görürsün. koparmak istediğini anlarsın. bazılarını koparırsın hatta. hoş bi his, bi tatmin duygusu verir. serttir, hoşuna gider. dişlerini gıcırdatırsın, tırnakların avcunu kanatır. asfaltı yırtabilirmişsin sanki.


yorar.


siz hiç oluruna, akışına bıraktınız mı dostlar? bırakamazdım; bıraktım.

4 Ekim 2010 Pazartesi

kürek

güneş olanca yakıcılığıyla tepedeydi ama donarak ölecekmiş gibi üşüdü. elindeki şişeyi yudumladı, hoşuna gitti midesindeki yanma hissi. yanmak, yakmak... oldu olası ateşi, sıcağı çok sevmişti. büyük ironiydi yanarak ölmekten deli gibi korkan biri için.

şöyle bir göz attı elindeki buruşumuş haritaya. kuzey dışında her şeyi gösteren pusulasına baktı sonra. kafasını kaldırdı; sağa döndü, sola döndü. birden çöküverdi ağacının altına. "kayboldum" diye itiraf etti kendi kendine. "kayboldum."

sonra peşine düştüğü şeyi düşündü. daha doğrusu düşünemedi. kayboluşunun sebebi buydu, bilmiyordu neyi aradığını. "neyi bulacaksın ki?" dedi kendi kendine. "yıpranmış bir haritayla? kendi ekseninde durmaksızın dönen pusulanla? elinden düşmeyen küreğinle? içtikçe dolan şişenle?"

"neden burdayım?" diye sormaktan vazgeçmişti zaten. dönüşü, affı, telafisi, açıklaması olmayan şeyler yapmıştı. bir değil, iki değil. bu yüzdendi işte. sevdiği şarkıları mırıldandı aklında kaldığı kadarıyla. eşlik edecek birilerini aradı ama çok uzaktaydılar.

sonra yargılayabilecek herkes karşısındaymış gibi utanıverdi birden. kıpkırmızı oldu. hep haklı görürdü kendini ama o kadar haksız hissetti ki kendini. "kime göre haksız ya?" derdi "normal"de. "ama" dedi, "kendine göre de haksızsan, ölesiye çelişiyorsan soramazsın bunu. hakkın yok."

sigara izmaritlerinden yarattığı küçük dağa tırmandı. efendi efendi ağladı o güzel insanın gitarı gibi. hep olmak istediği yerdeydi ama nankörce gitmek istediğini haykırdı dağın tepesinden. "niye bu kadar acımazsızsınız ki hatasından dönenlere?"

"dönebilseydin keşke" dedi yankısı. ilk kez söyleyecek bir şeyi yoktu.

koştu, koştu ilk kez karaya vurduğu yere doğu. utancını gömdüğü yeri kazmaya başladı küreğiyle. gökten 3 tane günah düştü. kimse görmeden sıkıştırıverdi cebine. ağacına yaslandı. gözleri uykuya daldı bilincinin yirmi bin fersah altına doğru.

6 Eylül 2010 Pazartesi

zangoç

"insan bu kadar tehlikeli bi şeye neden böyle bel bağlar ki?" diye düşündü. bi sigara sarmaya çalıştı, beceremedi. tütünleri kuruyup toz gibi olmuştu artık. yanan küllerin parmaklarına düşüp canını acıtmasından bezmişti. söylendi; "ulan sigara mı çekiyoruz dert mi belli değil."
yazacak ve saklayacak çok şeyi vardı. "sakla kendini ki çayın derinliğini bilmeyen çoban seni hemen geçemesin."

meziyet diye öğretmişlerdi ona kendini saklamayı ama değneğin iki ucundan da hayır görememişti. her şeyin azı karar çoğu zarar değil miydi zaten? "dengesine tüküreyim." ya hep ya hiççiydi o.
"dinletecek bi sözümüz yok ki sakalımıza bakılsın..." yalan mı?

hah! akışa bırak dedi birileri ordan. o akan şey her ne boksa alsın götürsün seni tamam mı?
yok işte, akan bi şey yok. nereye bırakayım? taş gibi bi şey bu; çat diye dibe çöküveriyor. sürekli gözümün önünde. bıraktık da ne oldu?

bak ordan biri de tatile ihtiyacın var dedi. şu ayranı bi bulursam o tahtırevana da bineceğim inşallah. zaten şiddet eğilimliyim bu ara, çekil git gözümün önünden.

tekrar "yahu umut be!" dedi, "sen ne tehlikeli bi şeysin be!"
"benden sana ne ki?" dedi umut.

önünde saygıyla eğildi.
çanlar umudu için çaldı.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

cephe

"insan görünüme aldanmamalı" dedi, "ben kocaman görünürüm mesela, hoş, eskisi kadar kocaman da değilim, şöyle iki yıl önce falan tanımalıydın ya sen beni, neyse, ne diyordum? bi heybetim yok değil karşıdan bakınca. genelde sakallı gezerim mesela, bi' tıraş oldum mu annem bile 'bizim oğlanın suratı varmış meğer' der. yaşımı duyan daha bir dikkatli bakar yüzüme; 'e ben senden büyükmüşüm?!'
zaten sen de büyüksün benden, bir elin parmağı kadar yıl! ama yakalayıversem seni şu yaba gibi ellerimle, sanki montumun cebine bile sığdırırmışım gibi...


sokakta oynayan çocuklar amca der bana bazen. ben kale niyetine kullandıkları kepenklerin önünden geçerken biri topu eline alır, 'hoop, el var!' diyene 'adam geçiyodu oolum!' diye itiraz eder. 'adam' he mi? körolmayasıca! 'hadi lan, gidin kendi kapınızın önünde oynayın!' diyenlerden mi görmüşlerdi ki beni? gülme be kızım! ya da... gül yahu, ben bayağı bayağı mesele etmiştim, bana ilk kez amca dediklerinde. ama sen böyle güleceksen hep, desinler, dert değil.

nerde kalmıştık? heh, sözün özü; aldırma sen sakalıma, fırıncı küreği gibi ayaklarıma, boy bosuma, dinleyenine sağırmış muamelesi yapan, anne karnında paket paket samsun 216 içmiş gibi çıkan sesime... kalbim o kadar büyük değil işte, hiç değil. cesaret edemem. karşıma alamam kimseyi, arkamızda duramam. benim olmadığım yerlerde söylenecekleri düşünürüm, kaldıramam. olduğum yerlerde bana dikilen bakışları görür, sıkılırım. atamam kafamdan, selam bile verseler müstehzi gelir, sanrısal buzağılar görürüm benim gibi öküzlerin altında! savaşırız deme bana boşu boşuna, senin tuzun kuru. benimse ağzımı burnumu kırarlar, delik deşik ederler aklımı. bilmez miyim, karşı cephede çok savaştım ben, canlar yaktım, kanlar döktüm, 'zaferler' kazandım. madalyalar taktılar göğsüme, omzumdaki yıldızların sayısını ben bile unuttum...

yüzün düşmesin be kızım.

ben de böyleyim işte."

19 Temmuz 2010 Pazartesi

akış

"insan nasıl olur da kahveden hoşlanmaz yahu?" dedi su ısıtıcısının düğmesine bastıktan sonra. "basbayağı!" dedi tepedeki ses, "yani sen elma seviyorsun diye başkalarının da elma sevmesi şart mı?"

sandalyesini düzeltip yerinde şöyle bir doğruldu. masanın üstündeki şövalye figürünün baltasıyla oynadı dalgın dalgın, küçücük baltayı alıp boynuna vurdu, kesermiş gibi. bir yandan da sakallarını sıvazlayıp ne yapacağını düşündü. her kafadan bir ses çıkıyordu, kendi içinden çıkanlarsa iki elin parmaklarından fazlaydı. şizofren değildi muhtemelen, sadece kafası karışıktı.
hayatındaki tüm ikilemler, kararlar, yanlışlar, ayıplar, içki şişeleri, sigara paketleri, buruşmuş kağıtlar ve bir alev dalgası geçti gözünün önünden. yoruldu bu film şeridini izlerken, "önüne bak" dedi içinden bi ses. en tepeden. sinirleniverdi yine, hemen çıkıştı, "pardon, nereye nereye!?! önümü görmeye çalışıyorum zaten!". "sen bize bırak aslanım, biz hallederiz" dedi bir başkası, biraz aşağıdan. "çüüüş!" dedi geri kalanlar, kendilerince nedenlerini sıralamaya başladılar hep bir ağızdan.

en okkalısından bi küfür salladı adam, hepsi sustu. "kendi işini kendin yapacaksın" diye söylenmesiyle arka taraftan bir kıkırtı yükselmesi bir oldu.
"ne var!?" dedi, "komik bi' şey varsa söyle hep beraber gülelim!"
it gibi biliyordu aslında neye gülündüğünü de, yüzüne vurulması canını sıkmıştı işte birden.

"hayır! şu konu hakkında tek bir kararı bile ben veremedim, oturup izledim resmen!" diye isyan ettiği bir an geldi gözünün önüne. "'ne dilediğine dikkat et' derken bu gibi zamanları mı düşünmüşler acaba?" dedi tepedeki. "sırf bunu söyleyebilmek için yaptığına bahse girerim" diye cevapladı, "her zamanki gibi zerre yardımı olmadı bunun. gerçi -bil diye söylüyorum- en büyük hataları yapan hep sen olsan da, güvenim hala sana."

bunu duyan ötekiler köşelerine çekildiler kısık homurtularla.

"tık" diye attı ısıtıcının düğmesi, adam birden gözünü açtı.

"marilyn monroe da güzel kadınmış yahu" dedi kahvesini karıştırırken...

28 Mart 2010 Pazar

overload

insanlar her şeyi biliyor. farkındayız hayatımızın içinde neler olduğunun. "kendini tanımak" diye bi kişisel gelişim zırvası aldı yürüdü ama öylesine bilincindeyiz ki yumuşak karnımızın, zayıflıklarımızın, pisliklerimizin, küçük büyük hepsinin. ama dillendirmek için bi sebep yok. kötücül/pislik/bencil/egoist taraflarım var, biliyorsunuz. kendinizden biliyorsunuz üstelik.

"o da benim gibi."

içimizden konuşuyoruz. halbuki ben sizi çok iyi anlıyorum, siz de beni çok iyi anlıyorsunuz. ne istediğimizi biliyoruz. ama nasıl oluyorsa kimse sizi/beni anlamıyor. acaba adam şurda bunu mu kastediyordu "o kilitler açılsın, ne yapıyoruz biz ki?" derken? çok karmaşık bir basitlik söz konusu. basitiz, bunu biliyoruz ama anlaşamıyoruz, karmaşayı yaratan bu işte.

halbuki hiç sevmem bu tribi de, "ayh, insanlar ne kadar da tu kaka!" ha sen pastörize sütten çıktın anasını satayım! [umut sarıkaya'nın "bizi neden töhmet altında bırakıyorsun" karikatürü geldi bu noktada aklıma] e ama her şeyin farkında olarak uyuyoruz, uyanıyoruz, yemek yiyoruz, okuyoruz, geziyoruz, sevişiyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz... bu derece katlanılmazken içinde bulunduğumuz "şey", neye bağlıyız bu kadar? insanlar kötüyse neden buradayım/buradasın? neyi umuyoruz ya da bekliyoruz? kazık çakma amacında mıyız? tüketmek ya da tükenmek mi? iz bırakmak mı, çoğumuz içten içe bi iz bırakamayacağımızı da bilirken... birbirimizden korkuyoruz, yapabileceklerimizden, düşebileceğimiz seviyeden, yalandan, egodan.
biri gelip ilişkilerden soğutabilir, aşkın/sevginin anlamı yitebilir, "bugün din ve ırk uğruna cinayet işleniyor olabilir, mostar köprüsü çökmüş, neretva ne kadar üzgün kim bilir". hayat çok yorucu ve korkunç, soğuduk, yorulduk, yıprandık.. son zamanlarda birbirimize en çok bunları söylüyoruz. ölmek isteyen de var, sabah uyanınca kendini böceğe dönüşmüş olarak bulmayı isteyen de, başka bi yerde olmak isteyen de. basitçe hayat çoğumuza bir tatmin vermiyor yani şu an. ama en çok da ölüm korkutuyor. lahana turşusuna gel... bu yüzden mi "yaşamaya mecbursun" acaba? cevap bekliyorum; devamında ne olduğunu bilsek, burda durur muyduk? kendi adıma konuşursam eğer, şu aralar o kadar gel-gitli bi kafadayım ki bazen sırf sabahları kahve içebilmek için bile sürdürülür diyorum, bazen de en bağlayıcı unsurları bile yok sayabiliyorum.
[şu kısma bakınca sevmediğim iki şeyi bi arada yaptığımı gördüm, birincisi yukarıda da bahsettiğim "insanlar çok korkunç" kafası. ikincisiyse "gelin itiraf edelim" tadında bir ertuğrul özkök üslubu. ama başka bi yol da göremedim açıkçası, gelin itiraf edelim.]

demin "everybody knows" tadında bi şarkı yazabilmeyi, herkese/her şeye giydirebilmeyi istediğimi belirtmiştim ama serdar ortaç'tan öteye geçemem gibi duruyor burdan bakınca..
hayaaağt, beni nedeğn yoruyosuuğn?
sağlıcakla kalın.. (:

14 Mart 2010 Pazar

fark

insanın şaşırmaması mümkün değil, alkolün kollarında uyunan -ki kimileri buna sızmak da der- gecenin sabahında oluşan algı farklılığına.
oysa dün gece her şey farklıydı. çok küçük engellerdi önümüzdekiler, aşılması işten bile değildi. insanlar daha katlanılır, müzik daha canlı, ışıklar daha parlak, gözyaşları daha tuzlu, sol daha sol, sağ daha sağ, kelimeler daha anlamlı, sen daha güzel bense çok çok güzeldim. anahtar bile evin kapısını daha farklı açmıştı sanki.
şimdiyse üst katlardan gelen saçma bi' matkap sesi [evet, pazar günündeyiz!] ve lüzumsuz bir baş ağrısı var. üzerime serpilmiş ölü toprağını hiç saymıyorum bile...

şöyle sorayım madem, cevabınızı esirgemeyin;
hepimiz 7/24 "güzel" gezseydik, dünya daha mı yaşanası olurdu acaba?

yarın görüşürüz...

8 Mart 2010 Pazartesi

yol

insan gidip de dönememeyi kafasına fazla takmazmış gibi geliyor, bilhassa kendi açımdan düşününce. ama dönüp bulamamak? hmmm, işte o can sıkıcı. bunu göze aldıktan sonra, dönüp de bul[a]mamayı kesinleştirdikten sonra koyuldum yola. çünkü bu noktada fark ettim ki; dönüp de "bulduğunuz" giderken bıraktığınız yerde bile olsa, "aradığınızı" bulamadıysanız eğer, ne bulduğunuz çok da büyük anlamlar ifade etmiyor. aradığınızı bulduysanız, bırakmayın, bulduğunuzu da aslında hiç aramamışsanız, altında bir şeyler aramayın. dediğimi yapın, yaptığımı yapmayın. çok netim bugün...

her istanbul yolculuğum gibi bu da rutin ve klişeydi. geride bırakma hissi, hiç bitmeyecek gibi ilerleyen raylar, uyumak istemeyince uzun, uyumak isteyince kısa gelen, nankörlüğümü sunduğum 6 saat, ağırlaşan gözler, huzursuz bacak sendromu... o kadar klişeydi ki, ben de gözlerim kapalı dinledim istanbul'u. en sevdiğim otobüsü beklerken [taksim-kadıköy, 110] güvercinlere, martılara özendim. akm'nin çatısına konar meydan'ı süzerdim, sonra da ritz carlton'ın tepesine sıçardım dedim, o da manzaramın tam tepesine sıçtığı için.
öylesine klişeydim ki, aynı şemsiyenin altında kendi ilişkilerini tartışan bir tiki ve bir gotiği görüp "oha, farklı farklı insan var lan" bile dedim. "aradığımı bulamadım" dediğimde de klişeye girdiğimi söylemişti sevdiğim birileri, tevekkeli değil.
üzerine binip evime gidebileceğim bir güneş gözlüğüm de yok artık, klişelerle idare ediverelim...

hatırasızlaşma konusunda inanılmaz bir ustalığa sahibim artık. son 1 yıldır resmen kırbaç zoruyla çalışan zihnim makine gibi işliyor, söz konusu isteyerek hatırlamamak olduğunda. [ki buna unutmak da denir bazı bazı] teşekkürler, teşekkürler...

şimdiyse üzerindeki koku geçsin diye omzuna ısrarla sigara dumanı üfleyeceğim mavi bir sweatshirt ve afiyetle mideye indireceğim tereyağlı bir kurabiye var hayatımda. çamaşır makinesine tıkmak ya da çöpe atmak daha kolay değil midir aslında? ama fiziksel değişimleri sevmiyoruz, bildiğiniz gibi.

yani en azından ben sevmiyorum.

in the death car, we're alive...

21 Ocak 2010 Perşembe

kahve kavanozunun dibi

insan yeteri kadar uyuduğu bi gecenin sabahında [ve sonrasında] nasıl olur da uykusuzluk çeker yahu? peki tüm gece uyumamama rağmen gayet dinç hissetmeme ne demeli? mesela bi şey yemediğim zaman acıkmadığımı da fark etmiştim geçen aylarda.
sanırım vücudum öğrenciliğe bağışıklık kazandı. öyle ya da böyle kaçınılmazdı zaten...

ohhh, mis gibi kahve koktu, benim diyen parfüme değişmem. lakin kavanozda 3, en fazla 4 fincanlık kahve kalmış olması canımı sıkmadı değil.* neyse, cüzdanım biraz şiştiğinde ilgilenirim artık. soğumadan şunu içeyim bari.

burnum hala tüten kahve buharını görürken, beynim kendisiyle cilveleşen yastığıma dokunmuyor bile. o da kahvenin çekiciliğine kaptırmış kendini. fincanın yarım karış üstünde oynaşan buharın kıvrımlarında birini buldu herhalde, dokunmam için baskı yapıyor sürekli. bense son gözdesi yastığa nasıl yüz çevirebildiğine şaşırıyorum, aslında dönüp dolaşıp gireceği yerin kürkçü dükkanı olduğunu bilsem de.

2 veya 3 gün evvel "finaller bitse de uyusak!" dediğimde uykuyu çok seven biri, "uyusak da finaller bitse..." demişti. güzel bi yaklaşımdı doğrusu. finallerin bitmesini bu kadar istememe rağmen beni ne engelledi acaba? fazla mı kaçamak buldum nedir?

saat 8.45'i gösterirken, ben okul hayatımın başarısızlık bakımından ilk 5'e oynayabilecek bir dönemini, 2'şer saat arayla gireceğim 3 sınavdan sonra geride bırakmak için evden çıkacağım. kafamın içinde "gradient, brush, layer mask, milliyetçilik, kürt sorunu, ordu siyaset ilişkisi, sosyal psikolojideki eleştirel yaklaşımlar, milgram deneyi..." gibi şeylerin dönmesi gerekirken, "neden uykum yok ki!?" sorusu, gerçekten nankörce yankılanıyor.

"mutluluğun resmini çiz!" deseler, cümleyi izleyen 10 saniyede kahve fincanı çizecek kadar sapıttım. uyusak da finaller bitse...

19 Ocak 2010 Salı

yenile

"insan gibi konuşmaya çalışıyorum, soruma cevap ver işte. geri gelirim dedim mi demedim mi ben sana?"

"offf git tepemden, bi rahat ver be!"


"sen cevap ver de, rahatı görüp göremeyeceğine sonra bakarız."


"tamam, dedin, evet. hem de tam final döneminde geldin, ne erken ne geç, aynen konuştuğumuz gibi. dakiksiniz vesselam.."


"ee, ben senim. dakikliğinle övünmez miydin her zaman? ehheheh"


"gelmekle çok iyi bi bok yemiş gibi sırıtmazsan sevinirim. o değil de çok yolsuzum bu ara, 10 liran yoktur heralde?"


"olsa verirdim, biliyorsun. hem bi düşün bakalım ben geldiğim için mi parasızsın, parasız olduğun için mi sıkıntılısın?"


"ohooo, buna gelene kadar sormam/sorgulamam gereken bi sürü şey var beride. hem seni sorgulayacak kadar önemsediğimi nerden çıkardın?"


"bu noktada birbirimizi kandırmayalım istersen. farkındaysan bu aralar beni çok şımarttın. gece gündüz düşündün; ne zaman geleceğimi, neden geldiğimi, ne zaman gideceğimi. bu konuya da değinmişken merakını gidermek açısından söyleyebilirim ki üçünün de cevabı var."

"madem öyle, sen biliyorsan, ben de biliyorum demektir. sadece henüz bulamadım."


"peki asıl noktanın bu olduğunu, neden tepende dır dır öttüğümü fark ettiğin an gideceğimi düşündün mü hiç?"

"ahhahah, bana yardım etmeye mi çalışıyorsun yoksa? olmayan görünüşünün altında pırlanta gibi bi yüreğin varmış aslında, hiç beklemezdim. çok duygulandım.."


"ben senim, salak. sen kendine ne kadar düşmansan ben de sana o kadar düşmanım. seni bu kadar daraltmamın tek sebebi de sensin zaten. adına depresyon da desen, sıkıntı da desen,
hatta şekilcilik yapıp varoluşsal bunalım da desen, şekline değil nasıl çözeceğine odaklanmadıkça hiç bir şey değişmeyecek."

"ha ben bunu bilmiyorum sanki!"


"bağrınma hemen. demek ki hatırlatılmasına ihtiyacın varmış. canın sıkıldığında yapman gereken, firefox'ta f5'e basmak değil. kendi f5 tuşunu bul önce. hadi sağlıcakla kal..."



bundan yaklaşık 6 yıl önce "hayatın alt+f4 tuşu olsa ya" dediğimde sevdiğim biri; "sana f5 lazım" demişti, gülerek. alt+f4'ü aramayı o zamandan beri bıraktım zaten ama şu günlerde fark ettim ki f5'i de yanlış yerlerde aramışım aslında. hp'nin "bilgisayarın hayatındır" sloganına bi' "hassiktir" çekip, herkese merhaba diyorum. sevgiler.. (: